Anasayfa > 5'li Üst Haber, Yaşam > Arınç:Pideye Dayanamadım Ve…

29.07.2012 Paz, 16:31

Arınç:Pideye Dayanamadım Ve…

Reklam

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç: Oruç  şekilden ibaret değil, manevi boyutu olan çok özel bir ibadet. Yani oruç eşittir aç kalmak değil. Bu ibadet insana kendisini kontrol etmeyi, hislerine, düşüncelerine daha da önemlisi nefsine karşı durmayı, bir anlamda bize  kendimizi tutmayı öğretir.

 

-Sayın Arınç, Ramazan dendiğinde zihninizde ne canlanır? Sizce nedir ramazan yahut ne değildir?

 

Ramazan deyince zihnimde ilk canlanan şey oruç tutmaktır. Ardından, sahurlar, bereketli iftar sofraları, insanlarla dolup taşan camiler ve teravih namazları, okunan mukabelelerin etrafında oluşan ve yalnızca Ramazan aylarına özel bu manzaralar canlanır.  Önce bir şekilden ibarettir çocuk zihinlerimizde. Biz büyüdükçe, bilinçlendikçe Ramazan ve orucun artık gözle görülmeyen ancak, ruhumuzda ve kalplerimizde oluşturduğu o manalı yönü ile tanışmaya başlarız. İlk teravih namazı için gidilen cami avlusundan, ilk sahur gecesi heyecanına,  orucun ilk dakikalarından ve günün sonunda iftarı haber veren ezanın sedasına kadar her anı bir başka yönü ile tanışırız. Farkında olmadan yaptığımız bütün bu ritüellerin bir müddet sonra bizi, manevi olarak yeniden inşa ettiğini, Rabbimiz ile aramızdaki mesafeleri bir bir ortadan kaldırdığını, güzel insan olmaya doğru adım adım yaklaştırdığını hissetmeye başlarız. İşte insanda başlattığı bu manalı tarafı ile Ramazan ayı; benim için bir arınma, kendini yeniden yapılandırma ve Allah’a yakınlaşma sürecidir.

 

-Oruç tutmak, salt yemekten ve içmekten uzak durmak mıdır?

Ramazan ayı içinde sayısız manevi özellikleri olan bir süreçtir aslında.  Bence en belirgin ve en göze çarpan özelliklerinden birisi; kutsal kitabımız Kur’an’ın bu ayda indirilmeye başlaması, diğeri de oruçtur.  Sağlık durumu müsait olan kadın ve erkek tüm Müslümanlar da oruç tutmakla mükelleftir.  Şekil olarak oruç tutmak tabi ki, günün bir kısmını yeme ve içme olmadan aç olarak geçirmekten ibarettir. Ancak oruç  şekilden ibaret değil, manevi boyutu olan çok özel bir ibadettir. Yani oruç eşittir aç kalmak değildir. Bu ibadet insana kendisini tutmayı, kontrol etmeyi, hislerine, düşüncelerine daha da önemlisi nefsine karşı durmayı öğretir. Bir anlamda oruç bize  kendimizi tutmayı öğretir. Aşırılıklarımızı bir kenara bırakabilme, hırs ve arzularımızı frenleyebilme, başkaları tarafından yönlendirilen değil kendi kendini idare edebilen ve kendi tercihleri ile hayatına yön veren, saygı değer bir konuma yükseltir.

 

-Oruç tutmanın ‘bilimsel’ olarak da ‘çok iyi’ ve ‘çok yararlı’ olduğu yönündeki yaklaşımları nasıl karşılıyorsunuz?

Öncelikle şunu belirtmekte fayda görüyorum; oruç ibadeti sağlık durumu elverenlerin yapmakla mükellef olduğu bir ibadettir. İşin uzmanları sağlık açısından da oruç tutmanın bir çok faydası olduğunu belirtiyorlar. Şahsen ben de manevi kazanımlarını bir kenarda tutarsak, vücut olarak da oruç sayesinde sıhhat buluyorum. Kendimi daha rahat ve konforlu hissediyorum.

 

-Sizce Ramazanla birlikte özellikle de ‘yardımlaşma’ olgusunun belirgin bir biçimde öne çıkmasının sebebi nedir?

Konuşmamızın başında, Ramazan ayının içerisinde bir çok güzel özelliğin olduğunu belirtmiştim.  Ramazan ayında yardımlaşma duygusu doruğa çıkar. Yaratılışından itibaren ‘sahip olma’, ‘elde etme’, ‘istediğini ele geçirme’ gibi ilkel dürtülere sahip olan insan, oruç ibadeti ile birlikte ‘mahrumiyet’ duygusu ile tanışıyor. İmkânı olduğu ve gücü yettiği halde dokunamama, istediğini yapamama gibi sınırlar ile karşılaşıyor. Bütün gün boyunca yiyemiyor ve içemiyor. Böylece, varlık içerisinde iken yokluğun ne olduğunu unutan insan tüm hücrelerine kadar yokluğun ne olduğunu yaşıyor. Bir kap yemeğin, bir bardak suyun kıymetini daha iyi anlıyor. Açlığın ne olduğunu görüyor, aç olanın halini düşünmeye başlıyor.

 

İLK ORUCUMU 7 YAŞIMDA TUTMUŞTUM

-İlk orucunuzun sizin için anlamı neydi? O günü nasıl tamamlamıştınız?

Yedi yaşındaydım. Babamın memuriyeti nedeniyle Elazığ’da yaşıyorduk. Büyük bir heyecanla sahura kalkmıştım. Bütün günü de aynı sevinçle geçirdim. İftar vaktine bir saat kala rahmetli babam beni fırına, Elazığ’da  “çekme” diye tabir edilen pide almaya gönderdi. Fırndan çekmeyi aldım, eve doğru yola koyuldum. Ancak sıcak ekmeğin kokusundan mı, açlığın verdiği dayanılmaz durumdan mı tam bilemiyorum, ekmeği uçundan uçundan kopartıp yemeye başladım. Yedikçe de büyük bir pişmanlık duydum. Bir taraftan iftara yarım saat kala orucu bozmanın verdiği rahatsızlık diğer taraftan da eve yenmiş bir ekmeği götürecek olmanın verdiği bir utancı hissediyordum. O anı hiç unutamam. Eve gittim, benim üzüleceğimi düşündüklerinden olsa gerek,  ne rahmetli annem ne de babam hiç oralı bile olmadılar. Bu olayı hiç unutamadım.

YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.